25 Nisan 2017 Salı

Antakya




Gurme turumuz tüm hızıyla devam ediyor. Yemek konusunda en zengin illerimizden biri olan Hatay, bu gezimizde en keyifli zamanları yaşadığımız bir şehir olacak. Hem coğrafi olarak Akdeniz'e komşu olması, hem de Arap kültürünün yaşanması mutfağa yansımış. Sofralar Akdeniz'in yeşillikleri ile iştahınızı kabartırken, çeşit çeşit mezeler gözünüzü doyuruyor, kebapların kokusu ise ne kadar lezzetli olduğunu metrelerce uzaklıktan belli ediyor. Suriye'yi görmedik fakat biraz daha güneydeki Beyrut'ta bulunmuştuk. Muhtemelen Halep civarı da aynıdır diye düşünüyorum. Hatay'daki ilk bir kaça saatimiz bizi Lübnan'a götürüyor. Yemek konusunda benzer şeyleri o gezi dönüşü de yazmıştım.

Hatay'a 1 gece 2 günümüzü ayırıyoruz. Birinci günümüz Antakya'nın içinde geçecek, ikinci günümüz ise müze ziyaretleri ve Samandağ olacak. Yani sahile ineceğiz. Deniz sezonu açılmamış olsa da Samandağ'ın uçsuz bucaksız kumsalında yürüyüş yapacağız.

Hatay'da neler yapıyoruz anlatmadan önce Hatay'ın Türkiye için öneminden bahsedeyim. Hatay'ın Türkiye tarihinde diğer illerden farklı bir yeri var çünkü. Kurtuluş savaşından sonra Türkiye haritası çizildiğinde içinde Hatay yoktu. Fransızların bağımsız Suriye çabaları sırasında Hatay bu yapının dışında kalmayı başarmış hatta 1 yıl kadar Hatay Cumhuriyeti adı altında kendi bağımsız devletini bile kurmuş. Sonrasında ise 1938 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vilayeti olmayı seçmiş ve Türk ordusunun Hatay'a ayak basmasıyla vatan toprağına dahil olmuş. Atatürk Hatay benim şahsi meselem demiş ve hasta yatağından kalkıp Hatay'ın ana vatana katılmasını kutlamaya gitmiş. Bu açıdan Türkiye tarihinde farklı bir yere sahip Hatay.



Adana'dan ayrıldıktan sonra İskenderun üzerinden Antakya'ya ulaşıyoruz. Şehre ayak basar basmaz yemeklerinin tadına bakmak için can atıyor ve kendimizi Sultan Sofrası'da buluyoruz. Yemekleri taze taze sundukları için haftanın her günü farklı bir menü hazırlıyorlar. Bu yüzden tüm yemeklerin tadına bakmanız biraz zor. Şansınıza ne denk gelirse artık. Cem Yılmaz'ın yaptığı espriyi yaparak everything but little little into the middle diyerek her şeyden azar azar ortaya istiyoruz. Zaten daha söylemeden garson da anlıyor halimizden. Aşığı olduğum humusu ve zahterin olması benim için yeter de artar bile. Meze olarak bir tabakta humus ve zahter salatası sunduklarında adeta kendimizden geçiyoruz. Yeşil zahterin tam mevsimi olduğu için tüm öğünlerimizde tadına bakıyoruz. Bunun yanında tepsi ve kağıt kebapları on numara. Özellikle kağıt kebabı doyamazsınız tadına.

Hem etinden, hem baharatından, hem ustasından hem de fırınından gelen doyumsuz bir lezzet kağıt kebabı. Bu yörede (Antep ve Urfa'da da aynı gelenek var.) kasabın yanında bir de taş fırın bulunuyor. Siz kasaptan yemek istediğinizde o fırında pişirip getiriyor size. Bir nevi restoran gibi fakat ayrı çalışıyorlar. Yüzyıllardan beri bu gelenek devam edip günümüze kadar gelmiş. Bir de market var bunların yanında. Her mahallede bu üçlü olmazsa olmaz. Canınız ne çektiyse marketten sebzenizi alıyorsunuz, kasap etinizi veriyor istediğiniz saatte fırında pişirip siz gelince hazır ediyor. Fırından da sıcak sıcak lavaş ekmeğinizi alıp afiyetle yemek de size düşüyor.

Hatay'a vardığımızda ilk dikkatimizi çeken Asi nehrinin şehri eski ve yeni Antakya olarak ikiye ayırması oluyor. Uzun Çarşı ve tarihi yapıların olduğu, bizim de daha çok vakit geçireceğimiz Asi nehrinin doğu kısmında Antakya'nın tarih kokan mekanları yer alıyor. Habib-i Neccar Cami de bunlardan birisi. Bu cami Anadolu'da kurulan ilk cami olarak biliniyor. Camiye ismini veren Habib-i Neccar'ın kabri caminin yanında yer alıyor. Peki kimdir bu zat. Kısaca anlatayım. Hz. İsa Hristiyanlığın yayılması için Antakya'ya 2 elçi gönderir. Bu dönemde Habib-i Neccar marangozlukla uğraşan bir Antakyalıdır. Neccar Arapçada marangoz demek bu arada. Oğlu ise cüzzamlı olduğu için dağda yaşayan Habib-i Neccar bu iki elçi ile karşılaşır. Elçiler biz peygamberin öğretilerini size anlatmak için geldik deyince peki o zaman bir delil gösterin de inanayım der. Elçiler de Allah'ın izniyle hastalara şifa veriyoruz derler ve oğlunu iyileştirirler. Oğlunun iyileşmesiyle Habib-i Neccar Hristiyanlığı kabul eden ilk Antakyalı olur. Sonrasında dönemin putperest kralı bu iki elçiyi yakalatır ve zindana atar. Elçilerden haber gelmediği için telaşlanan Hz. İsa bu elçileri kurtarması veya durumun akıbetini öğrenmesi için üçüncü bir elçi daha gönderir. Bu elçi ise ölüyü dirilterek kralı etkiler ve diğer elçilerin kurtulmasını sağlar fakat Antakya halkı gelen elçileri büyücü ve şarlatan ilan eder ve taşlayarak öldürürler. Bunu duyan Habib-i Neccar şehre gelerek taşladıklarınız Peygamber elçileri ve doğru yola ermiş insanlar. Bunlara uyun der. Atalarının dinine ihanet ettiğini düşünen halk Habib-i Neccar'ın da kafasını keser. O yüzden bir inanışa göre vücudu dağlık alandadır, diğer görüş ise tam tersidir. Rivayetler farklı olsa da Habib-i Neccar Antakyalılar için önemli bir zattır ve buradaki cami geçmişte bir çok kez kilise ve camiye dönüştüğü için hoş görünün ve kardeşliğin sembolü haline gelmiştir.







Sultan Sofrası'nda sultanlar gibi yemek yedikten sonra yediğimizi biraz eritmek için Antakya sokaklarında dolaşıyoruz. Neden sultanlar gibi dedim. Çünkü Osmanlı sultanları sofraya tek başlarına otururlarmış ve en az 30-40 çeşit yemek gelirmiş önlerine. Bu yemek sayısı özel günlerde daha da artarmış. Bu bilgiyi Osmanlı saray yemekleri kitabından öğrenmiştim. Her birinden birer tabak yiyemiyordur haliyle 1, 2 kaşık alıyordur, tadımlık. Biz de öyle yapıyoruz. Çeşit çok fakat porsiyon değil. Sultan Sofrası'ndan sonra yolda atıştırmalık döner alıyoruz. Önümüze çıkan alelade bir yerden değil Abdo Döner'den. Antakya'da iki tane dönerci var mutlaka tadına bakılacak. Birisi burası. Diğeri Tacettin Usta. Yarın da oradan yiyeceğiz. Tıka basa dolu karnımıza döner dürüm çok iyi gelmese de ağzımızda hoş bir tat bırakıyor ve gezintimize devam ediyoruz.






Türk bayraklarıyla bezenmiş Uzun Çarşı'nın giriş kısmı Antakya'nın ne kadar vatanına bağlı olduğunu simgeler gibi. Ana vatana bağlanırken yapılan töreni hatırlatıyor bize. O dönemi canlı canlı görmek ve o duyguyu hissetmek istiyor insan. Uzun çarşı kapalı çarşı gibi. Şehrin bakırcısından, terzisine, kasabından, marangozuna tüm esnaf burada sıralanmış. Yabancıya yabancı gözle bakmayan esnaf ile sohbet ettikçe ahilik ruhunun günümüzde de yaşatıldığına şahit oluyoruz. Çünkü bir çok yerde yaptığımız alışverişlerde görüyoruz ki 10 liralık malı 100 liraya satıyorlar, adamına göre fiyat veriyorlar. Laf açılmışken ahilikten bahsedeyim biraz. Günümüzde esnaf odalarına benzer bir işlevi olsa da doğruluğun, yardımseverliğin, kısacası bütün iyi meziyetleri içinde barındıran bir düzendir. Ahilik teşkilatına dahil olmak için başka bir üye tarafından önerilme zorunluluğu vardır. Buna benzer bir çok kuralı vardır ahiliğin. Üyelerden 7 kapıyı açıp, 7 kapıyı kapatmaları istenir. buna göre denetimler yapılır. Örneğin cimrilik kapısı kapatmak, lütuf kapısını açmak gibi. Anadolu'daki Osmanlı ticaretinin büyümesinde önemli bir yer teşkil ediyor ahilik teşkilatı. Bazı unsurları günümüze kadar uzansa da temel manada varlığını kaybetmiş bir teşkilat. 



Hatay'ın doyumsuz tatlısı künefe karşımıza çıkıyor. Ana maddesi olan tel kadayıfın nasıl yapıldığını görüyoruz. Su ve un'dan oluşan akışkan hamur, özel bir düzenek ile kızgın saç üzerine dökülüyor ve 10-15 saniye gibi kısa bir süre içinde saç üzerinden alınıyor. Sonrasında ise tuzsuz peynir ile birleşiyor ve o eşsiz tat ortaya çıkıyor.




Kasap, fırın ve market üçlüsünden bahsetmiştik. Meşhur Pöç Kasaba misafir oluyoruz. Pöç hayvanın kuyruk sokumu demek. Bu alemde oldukça değerli bir ettir. Kelle paça gibi pöçün çorbasını da yaparlar. Çok kıymetli olduğu için çok da yaygın değildir. Neyse ismi oradan geliyor kasabın ilginç. Buranın kağıt kebabı meşhur. Karşısındaki taş fırında pişiriyorlar. Fırınlarda ekmek hesabı varmış. Yani ekmeğini hangi fırından alıyorsan o ekmeklerin yanında pişirirmiş senin kebabını, pek para alınmazmış bu iş için de. akşam yemeğini buraya geleceğiz. Hala karnımız tıka basa dolu.





Antakya'da bici biciye benzeyen şekil olarak, bici bici dendiğinde sinir olunan bir tatlı var. Adı haytalı. Gül suyundan hazırlanıyor ben bici biciye göre çok daha lezzetli buldum. Affan kahvesinde oldukça güzel hazırlıyorlar. Yanında çay bardağında sunulan çifte kavrulmuş Türk kahvesi de fena olmuyor. 



Asi nehri adı gibi asi gözükmüyor ilk bakışta fakat bölgedeki diğer ırmaklar kuzeyden güneye doğru akarken; örneğin Seyhan, Fırat gibi Asi Nehri tersine güneyden kuzeye doğru akar. Bu yüzden asi adını almıştır. Diğer ülkelerde Orantes olarak bilinir. Lübnan'ın Bekaa vadisinde doğup yaklaşık 500 kilometre gezindikten sonra Akdeniz'e dökülür. Antakya'yı bereketli kılan da bu asi nehirdir.


Asi nehrinin batı kesiminde yemyeşil bir park var. Orada biraz yürüyüş yapıp zaman geçiyoruz. Biliyorsunuz akşama Pöç'teyiz. Park içinde yürüyüş yapanları görsek de fit bir vücuda sahip olan kimse gözümüze takılmıyor. Acaba Antakyalılar yeni yeni mi spora başlıyorlar yoksa yemekleri lezzetli olduğu için çok yiyorlar yaptıkları spor anca kilolarını mı korumaya mı yetiyor? 




O müthiş lezzetin tadına bakma vakti geliyor. Kağıt kebabımız tüm ihtişamı ile masamıza gelince yeme de yanında yat diyorum. gülsüm de yanında yatıp poz veriyor. Sonrasında ise 2 dakika içinde tepsi dibini görüyoruz. Parmaklarını yercesine neredeyse yapışmasın diye koydukları kağıdı yiyeceğiz. Yemek sonrası da ilgi ve alakalarını üzerimizden eksik etmeyen Haydar Usta ile de hatıra fotoğrafı çekmeyi ihmal etmiyoruz. Elinize sağlık. Şu ana kadar yediğimiz en lezzetli yemekti diyebiliriz.





Midemizde yer yok ama künefe yemeden uyursak gece rüyamıza girebilir. Yersek de hazımsızlıktan uyuyamayabiliriz. Emin değilim ama yiyeceğiz. Tel kadayıfın yapılışını ve peynir ile nasıl harmanlandığını görmüştük. Burada tatlımız şerbetle buluşuyor ve Antep fıstığı ile süsleniyor. Enfes tadı ve çıtırlığıyla mest ediyor bizi. Artık rahat rahat uyuyabiliriz. Rahat rahat derken gönül rahatlığıyla demek istedim. Planladığımız gibi gurme turu gerçekleştirdik. Gönlümüz rahat fakat midemiz için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Konaklamayı da Mehmet Akif Ersoy'un Mısır'a giderken konakladığı tarihi Beyazıt otelde yapıyoruz.



Antakya'da ikinci günümüz güneşin ilk ışıklarıyla başlıyor. Otelde aldığımız hafif kahvaltı sonrası kendimizi yollara atıyoruz yine. İlk durağımız St. Pierre Kilsiesi. Burası Hristiyan kelimesinin ilk telafuz edildiği kilise, yani Hristiyanlığın ilk toplantısı burada yapılmış. İlk mağara kilise olma özelliği taşıyor ve 1983 yılında Papa tarafından hac yeri ilan edilmiş. Biz de maşallah Hristiyan aleminin tüm hac mekanlarını dolaşıp bahaneyle günah çıkarıyoruz. Her yıl 29 Haziran'da Katolik Kilisesi tarafından toplu ayin yapılıyormuş. O gün gelirseniz muhtemelen karşılaştığınız kalabalık sayesinde neden bu kadar önemli bir yer olduğunu anlarsınız. Buradaki ziyaretimizden sonra Hatay Arkeoloji Müzesi'ne gidiyoruz.




Son derece modern kelimelerle anlatılmayacak güzellikte bir müze inşa edilmiş. Sizi tarih öncesi çağlardan alıp günümüze kadar getiriyor. 3 boyutlu tanıtımdan sonar gezintiye başlıyorsunuz. Aşağıdaki fotoğraflar biraz da olsa fikir verir fakat yemekler gibi anlatılmaz yaşanması gerekiyor.















Hatay'ın ipeği de meşhur. Tabi bir Bursa kadar değil. Uzun çarşının çıkışında bir ipekçiye sokuluyoruz. Gülsüm ipek eşarp seçerken kendine ben de sağı solu fotoğraflıyorum.




Antakya'ya bir de Harbiye diye bir yer var. Sıcaktan bunalan Antakyalılar buraya serinlemeye geliyorlar. Ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını soğuk suya sokuyorlar. Bu şekilde oturuyorlar sandalyelere, yemekleri de böyle yiyorlar. Orada yaşasan kafa dinlemek için gidebilirsin fakat çok da albenisi yok bence.



Antakya turumuz burada bitiyor fakat Samandağ ilçesinde Hatay turumuz devam edecek. Antakya'ya yaklaşık 50 kilometre mesafede. Dağı aşıp sahile iniyorsunuz. Yolu biraz virajlı olsa da görecekleriniz inanın bu virajlı yola değecektir. Sonraki yazımızda görüşmek üzere...



0 comments :

Yorum Gönder

Comments