14 Kasım 2015 Cumartesi

Bir Çöl Masalı




Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develere binmişken, Oğuz Han Berberi olmuşken, ben Azra'nın beşiğini tıngır mıngır sallarken...
Zamanın birinde Şenferah ailesi, uzak uzak diyarlardan birine, İslam dünyasının taa bir ucuna, Fas'a gitmeye karar vermişler. Dünyalar güzeli minik prensesleri Azra Sultan'ı da alıp yollara düşmüşler, e buralara gelmişken yolumuz çöllere de düşmeden olmaz demişler ve soluğu Sahra'da almışlar.



Couchsurfing'ten tanıştıkları Berberi arkadaşları Hasan ben sizi çöllere de götürürüm, bütün gün sizinle Berberi köylerinde de gezerim, sizi evimde misafir de ederim demiş ve macera başlamış. 


Önce, bu macerada onları sırtlarında taşıyarak rol oynayan güler yüzlü arkadaşlarıyla tanışmış, bu gamsız hayvanları pek de bir sevmişler. Benim yani masal anlatıcınız Gülsüm'ün devesinin adı Ali Baba'ymış, biraz daha iri kıyım ve boğazına düşkün deve ise Oğuz Han Baba ve minik haramisi Azra'yı taşıyacakmış (onun adını pek anlayamadım Heyvan gibi birşeydi). Hasan'ın dediğine göre taşımacılıkta sadece erkek develer kullanılırmış, çünkü hanım develer pek bir çıtkırıldım oluyor, sadece bebekleri taşıyabiliyorlarmış.


Çöllerde malum su çok değerliymiş, onun için çölde yenilecek tajinin sebzeleri evde soyulur, yıkanır, hazırlanır, çölde de afiyetle yenirmiş.




Deveye binmesi pek bir zormuş, kalkarken otururken, iyice tutunmak gerekiyor, bir saatlik bir gezinti sonrası kaba etleriniz sızım sızım sızlayabiliyormuş.


Herkes develerde yerini aldıktan sonra başlamış macera, Hasan develere yol göstermek için önde, üç maceracı arkasında düşmüşler kum tepelerinin yollarına.






Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Çok güzel vahalar, vadiler görmüşler, yolda kendileri gibi çölleri merak eden Avrupalı Asyalı birçok kafileye denk gelmişler. Develerin sırtında kendilerini Fas masalının büyüsüne kaptırmış, günü kum tepelerinin üzerinden batırmışlar.
















Bu uçsuz bucaksız kum tepelerinin üzerinde insanların ayak izleri devlerin izlerine, tilkilerin izleri, akbaba izlerine karışmış, uzayıp uzayıp gidermiş. 







Meraklı misafirler gözlerini kocaman kocaman açmışlar, kızıl kumuyla insanı büyüleyen bu tepelerde hülyalara dalmışlar. Hasan'a da sormuşlar bu tepelerin arasında nasıl kaybolmuyorsun, yolunu nasıl buluyorsun, bu tepeler hiç yer değiştirmiyor mu diye. Rüzgarda tepeler rüzgarın yönüne göre şekil değiştirse de yerleri hiç mi hiç değişmiyormuş.





Fotoğraf çekmeydi, develerle şakalaşmaydı derken, yol bitmiş, kafilemiz yolun ortasındaki saraylarına erişmişler.




Hasan develeri bağlarken, biz de günü en yüksek tepenin üzerinde batıralım demişler, kızıl kumları bir çırpıda aşıp fotoğraf çektirmelere doyamamışlar.








Yeni kostümüyle Berberilerden daha Berberi görünen dünyalar yakışıklısı biricik kocam bu çöl mavisi kaftanla daha bir yakışıklı olmuş, beni kendisine bir kez daha aşık etmeyi başarmış. Çölde Berberiler geleneksel olarak bu rengi tercih ediyorlarmış.


Küçük sultanımızsa annesiyle babası aşk tazelerken kendine yeni bir hobi bulmuş, kum yemelere doyamıyormuş.




Derken gün batmış, çadırın yolunu tutmuşlar. Çölün ortasında üç başımıza ne yaparız, su bulur muyuz, ne yer içeriz derken bir de görsünler, Berberiler çölün ortasına çadırdan saray yapmışlar. Alafranga tuvaletinden mutfağına hiçbir eksiği yokmuş bu sarayın. Bu çadırlarda bizden başka bir de Kanadalı çift kalacakmış.


Önce bir yorgunluk çayı, bol köpüklüsünden... 


Ardından mum ışığında romantik bir akşam yemeği... 



Bu masal diyarından minik bir prenses melek kanatlarını açıp düşler ülkesine uçmuş bile.


E o zaman bize de daha önce hiç görmediğimiz kadar yıldızın altına uzanıp, romantizme kaldığımız yerden devam etmek düşmüş.



Kanadalı arkadaşlarımız sabah  gün doğumuyla uyanacağımızı duyunca üzülseler de minti kızımızla bizim bir rutinimiz bu. Günaydın dünyalar güzeli...



Karga gözünü açmadan yollara düştük diyeceğiz de karga kalkmış bizden önce yolları arşınlamaya başlamış bile. Sadece kargalar mı ayak izlerine bakılırsa çöl fareleri, çöl tilkileri bizler mışıl mışıl gece uykusundayken çadırımızın etrafında cirit atmışlar.









Güneş kum tepeleri üzerinden böyle doğuyormuş demek ki... 













Tekrar yollara düşüp kahvaltılarını etmek üzere Hasan'ın evine geri dönmüşler. Yolculukta kendilerine refakat eden sevimli dostlarına teşekkür etmeyi de ihmal etmemişler.





Ver bir masal da böylece bitmiş. Onlar ermiş muradına biz dönelim sonraki maceralarını okumaya...

2 comments :

Adsız dedi ki...

Bu güzel fotoğrafları bizimle paylaştığınız için binlerce teşekkürler arkadaşlar. Takibinizdeyim -)

Oğuz Han Şenferah dedi ki...

:) teşekkür ederiz gizemli takipçi;)

Yorum Gönder

Comments