8 Haziran 2015 Pazartesi

Beiteddin Sarayı




Lübnan gezimiz boyunca buram buram tarih kokusu çekiyoruz içimize. Eğer tarihle aranız pek yok ise Lübnan geziniz sıkıcı bir hal alabilir. Birazdan yolumuzu tekrar tarihten bir sayfa ile keseceğiz. Ne kadar tarih derseniz 18. yüzyılın sonları kadar. 200 yıl önce inşa edilmiş, her bir yanı özene bezene yapılmış, Türk mimarisini de her noktasında hissettiren, oldukça geniş bahçeli bir emir sarayını ziyaret edeceğiz. Deir Al Qamar'dan yaklaşık 5 kilometre mesafede derin ve sarp vadi ile ayrılmış Beiteddine kasabasında inşa edilmiş, işte Beiteddin Türkçesiyle Din Sarayı...

Sarayın dış kapılarından giriş yaptıktan sonra aşağıdaki manzara ile karşılaşıyoruz. Çok geniş bir avlu fakat ne bir ağaç ne bir yeşillik var. Fotoğraftaki böyle değildi diyorum kendi kendime. Avluyu geçip Roma dönemlerinden kalan mozaiklerin bulunduğu saray odalarını ziyaret ediyoruz. 1 santimetrekarelik renkli mozaiklerden türlü desenle nakış dokur gibi dizilmiş sergileniyor.


Sarayın yan tarafındaki peyzaj çalışmaları yapılmış bahçelerde yeşillikleri görüyoruz, ortalarında halı mozaikleri görücüye çıkartılmış ziyaretçileri bekliyor. Burada bahçeyi sularken mozaikleri de yıkıyorlar ve renkli taşların üzerindeki toz tabakası kalkınca ne kadar canlı renge sahip olduğunu görüyoruz.



Saraydaki Türk mimarisi her köşede dikkatimizi çekiyor, bunlardan biri cumbalar. Bahçeye ve vadiye bakan pencerenin bulunduğu odaya, renkli camlarla bezenmiş bir seyir köşesi yapılmış. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğümüz süs havuzu da biz orada iken akmıyordu. Gülsüm, sarayda geçen esrarengiz olayları konu alan film senaryosuna başlarken, havuzun yavaş yavaş dolmaya başlaması filmin türünü gerilim ve korkuya dönüştürüyor.


Saray odalarındaki tüm duvarlarda mozaik tablolar sergileniyor. Çeşitli hayvan figürleri, halı motifleri, dini ögeler bu tablolarda gözümüze çarpan başlıca desenler arasında. Tamam renkli taşlar insanı etkiliyor ama bizim saraydaki beklentimizi karşılamıyor. Biz bu saraydaki 200 yıl önceki hayatı merak ediyoruz. Burada yaşayanlar ne yer ne içer, nerede yapılır bu yemekler? Nerede yatar, nerede kalkar, nerede yıkanır? Mozaikler iyi güzel de bizim merak ettiklerimiz bunlar.









Saray mozaikten ibaretmiş diye kendi kendimize söylenirken, bir kapı açılıyor ki o büyülü saray duvarları, kirişler, kolonlar "ben mozaikten ibaret değilim" diye haykırıyor, bizi görür görmez. Tüm ihtişamı ile hoş geldiniz diyerek buyur ediyor içeriye. Saray burası yani bizim 150 metrekare dairemiz değil. Bizi bu karşılama tekrar heyecanlandırıyor ve o merak edilen hayatı incelemek için saray odalarına dalıyoruz, tarihe yolculuk şimdi başlıyor.

1700'lerin sonlarında bu bölgenin hanedanı değişir yani Dürzi nüfusa sahip bu topraklar, Sunni Müslüman olan Emir II. Beşir Şihap'ın yönetimine girer. Emir II. Beşir bu sarayı 1840 tarihine kadar kullanır. 1840'tan sonra ise ne olur da emir saraydan ayrılır? Durun anlatayım.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa'yı bilirsiniz ya da duymuşsunuzdur. Osmanlı'ya zaman zaman baş kaldıran, zaman zaman Osmanlı ile anlaşma yapan tarihimizdeki asi şahsiyetlerden biri. Yunanistan gezimiz sonrası Kavala yazımızı yazarken, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan bahsetmiştik. Bu bağlantı sizi o yazıya ulaştıracaktır. 1800'lerin başında Kavalalı'nın oğlu İbrahim Paşa Osmanlı ile pazarlığa oturmuş, istediğini alamayınca Emir Beşir'in desteğini de alarak saldırıya geçmiştir. Kütahya önlerinde Osmanlı ordusu tarafından bozguna uğradıktan sonra geri çekilmek zorunda kalmıştır. Emirin Osmanlıya yaptığı iki yüzlü davranış Lübnan'da dengeleri değiştirmiş ve emirin İngiltere'ye sürgünü ile sonuçlanmıştır. Böylelikle Beiteddin Sarayı boşalmıştır. 1840 yılında boşalan saray, Osmanlı hükumet binası olarak kullanılmaya başlanmış, 1943 yılında Lübnan'ın Fransız mandasından sıyrılıp, egemenliğini ilan etmesiyle cumhurbaşkanlarının yazlık sarayı olarak kullanılagelmiş.








Sarayın 2 noktasında Osmanlı tuğrası var. Birinci tuğra giriş kapısının üzerinde, diğeri ise Abdülhamit'in hediye ettiği piyano üzerindeki tuğra. Harem kapısının yanında küçük kapı dikkatinizi çekmiştir. Bu kapı içeri girenlerin prenses önünden eğilerek geçsinler diye bel hizasında yapılmış. Büyük kapıdan ise prens eğilmeden geçermiş.








Bu piyano Abdülhamit Han'ın hediyesiymiş ve piyanonun ses kayıtları İstanbul'da bir müzede sergileniyormuş.


Aşağı oda ise günümüzün duruşma salonu. Yargılanan zanlı pencerenin önünde durur, kadı ve karşı taraf ile yüz yüze gelmezmiş.




Bugünkü rotamızı Sayda'da noktalamak için Beiteddin Sarayı'ndan ayrılıyoruz. Lübnan'ın geçmişini büyük ölçüde anlatan bir saray, bu açıdan burayı ziyaret etmemiz faydalı oldu. Saraydan tam çıkmak üzereyken kapıdaki görevliyle sohbet edip, kendisinin bize rehberlik edip sarayı bir daha gezdirmesi de iyi rast geldi. Piyanonun güvenlik şeridini açıp, Osmanlı tuğrasını göstermesi ve dokunmamıza izin vermesi bizi çok heyecanlandırdı.

Şimdi bizi yine sıfır rakım bekliyor, geldiğimiz istikametten geri dönüp sahil yoluna çıkıyoruz. Bu akşamı Sayda'da geçireceğiz. Orada görülmek üzere, esen kalın...

0 comments :

Yorum Gönder

Comments