2 Haziran 2013 Pazar

Trabzon



Giresun'dan ayrılıp 131 kilometre daha direksiyon sallayarak hamsinin memleketine varıyoruz. Artık Trabzon'dayız. Karadeniz sahil şeridinde batıdan doğuya gittikçe yeşilin envai çeşidini görmeye başlıyoruz. Bir yanınızda Karadeniz'in mavisi, bir yanınızda dağların yeşili.

Trabzon merkez ve çevresinde gezilecek çok yer var. Bir sürü kilise ve cami, tarih kokuyor bu şehir. Fakat biz yaylaya çıkma arzumuzu ön planda tuttuğumuz için her yerini gezmeyeceğiz. ŞEhir merkezinde bir kaç yere uğrayacağız. İlk önce şehir merkezine girerken Ayasofya müzesini ziyaret ediyoruz. Ayasofya, Bulgaristan'ın başkenti Sofya gezi yazımızda anlattığımız gibi bir çok şehirde inşa edilmiş bir kilisedir. Bir şehrin Ayasofya olması için o şehirde 365 tane kilise olması gerekiyor. Piskoposluk merkezi olan bu şehirlerde her gün başka bir kilisede ibadet yapılıyor. Trabzon'daki Ayasofya'nın tarihteki yolculuğu, İstanbul'dakinden biraz farklı. Trabzon, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından fethedildikten sonra Trabzon Ayasofyası kilise olarak kullanılmaya devam edilmiş. 1584 yılında Sultan III. Murat Han'ın emriyle minber ve müezzin mahfili yapılarak camiye dönüştürülmüş. 1865’de Müslüman cemaatin topladığı yardımlar ile Rum ustalar tarafından onarılmış fakat 1. Dünya Savaşı sırasında Trabzon’u işgal eden Rus ordusu tarafından depo ve askeri hastane olarak kullanılmış. 1961 yılında müzeye dönüştürülen Ayasofya, alınan mahkeme kararına göre tekrar camiye dönüştürüleceği günü bekliyor.


Ayasofya, Hristiyan sanatının yanı sıra Selçuklu mimarisini içerisinde barındırıyor. Özellikle batı cephesinde görülen nişler, Selçuklu taş işlemelerindeki özellikleri taşıyor.








Ayasofya işte bu kadar. Buradan ayrılıp Trabzon gezimizi sürdürüyoruz. Bir sonraki istikamet, Kızlar Manastırı. Trabzon'un Boztepe mevkisine kurulmuş Kızlar Manastırı. 14. yüzyılda kayalar oyularak inşa edilen kilisenin çatısı kayalardan oluşuyor. Tadilat çalışmaları olduğu için onca yokuşu çıkmamıza rağmen içine giremiyoruz. Kızlar Manastırı, şehir merkezinde tek manastır olma özelliğini de taşıyor.


Kızlar Manastırı'nın içini göremediğimiz için biraz sinir harbi yaşadıktan sonra Atatürk Köşkü'ne yetişiyoruz. Kapanmadan görelim diye acele ediyoruz. Trabzon'un Soğuksu mevkisinde küçük bir çam korusu içine 1890 yılında Rum banker Konstantin Kabayidis tarafından inşa edilmiş Atatürk Köşkü. Nüfus değişiminden sonra 1923 yılında hazineye devredilen bina Atatürk'ün 1924 yılında Trabzon'a yaptığı ilk ziyarette Atatürk tarafından gezilmiş ve çok beğenilmiş. Daha sonra Trabzonlular bir jest yaparak Atatürk'e hediye etmişler bu köşkü. 1937 yılında Atatürk Trabzon'a yaptığı son ziyarette bu köşkte ikamet etmiş. Ayrıca Atatürk mal varlığını hazineye bağışlama kararını bu binada vermiş. Atatürk'ün ölümünden sonra Trabzon Belediyesi tarafından Atatürk'ün eşi Makbule Hanım'dan satın alınan bina, Atatürk Müzesi olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmış.


Gezi boyunca rastladığımız klasik bir enstantane. Aynı gelin damat bizi mi takip ediyor yoksa?..



Atatürk Köşkü'nün içinde o döneme ait mobilyalar çok iyi muhafaza edilmiş. Tarihten açılan büyülü bir pencere gibi günümüzden geçmişe götürüyor bizi.


Atatürk Köşkü'nün yanında süs eşyaları satan birkaç dükkan var. Trabzon çok şeyiyle meşhur. Hamsi, horon bunların başında gelse de telkari de ön sıralarda yer alıyor. Bu dükkanlarda çeşit çeşit telkari ürünü bulabilir, satın alabilirsiniz.




Atatürk Köşkü'nden ayrılırken karşımıza çıkan köpekcikler...



Atatürk Köşkü'nden dönüşte Trabzon Kalesi'ni de görüp sahil yoluna iniyoruz. Dere yatağının kenarına yapılan kale surları günümüze ulaşmayı başarmış. Artık karnımız acıkmaya başladı. Trabzon'nun köftesiyle meşhur Akçaabat ilçesine gidip, Akçaabat köftesi mi yesek?

Evet. Öyle yapsak. Akçaabat'a gidiyoruz. Akçaabat'ta bir çok köfteci var. Bunlardan en güzel yapanı sahile kurulmuş bir restoran. Burada acıkan karnımızı doyuruyoruz. Ayrıntıları bu bağlantıda bulabilirsiniz.


Gezimizin bu 2. gününde artık yayla görme vakti geldi. Karadeniz yaylalarını görmeye geldik biz. Doğu Karadeniz'e gelinir de şehir merkezinde otel mi kalınır? Doğru yaylaya. En yakın Hıdırnebi Yaylası'na...
Kendimizi yükseğe alıştırmamız lazım. 1700 metre ile başlıyoruz. Hıdırnebi Yaylası, Akçaabat'a 25 kilometre mesafede. Yaylaya varınca Trabzon'un doğal güzelliklerini zirveden seyretme fırsatı bulacağız. Karnımızı doyurup yaylaya doğru çıkmaya başlıyoruz. Yayla bizi unuttuğunuz yeşilin tonlarını göstereceğim, ömrünüze ömür katacağım diye çağırıyor. Biraz çıktıktan sonra akşam ezanını işitip duruyoruz.


Fanatik bir karadeniz uşağı kamyonun arkasında objektifimize gülümsüyor...


Çıktıkça yollar uzuyor, asfalt yol önce stabilize yola, sonra engebeli toprak yola dönüşüyor. 25 kilometre oluyor 250 kilometre. Yarım saatlik yol oluyor 2 saat. Navigasyon cihazımız son 5 kilometreyi gösterdiğinde bir oh çekiyoruz az kaldı diye. Az öteye gidince ise tekrar hesaplanıyor diye ikaz veriyor. Merakla tekrar yolu bulmasını bekliyoruz. Derken bulamıyor, tekrar deniyor, yine bulamıyor. Yollar çatallaşmaya başlıyor. Sola mı sağa mı döneceğiz? Yolda birini görsek de sorsak. Ama nafile kimsecikler yok. Köyler sere serpe, birbirlerine merasimle gidilebilir uzaklıkta. İç güdülerimizle ilerlerken yol üzerinde bir ev görüyoruz. Aracımızdan inip çalıyoruz kapısını. - Selamünaleyküm. - "Aleyçümselam. Hoş celdinuz, uşağum" diye açılıyor kapı yaşlıca bir Karadenizli amcamız tarafından. Hıdırnebi Yaylası ne taraftadır diye soruyorum? - "Ha bu daği aşacaksun. Işuklaru cörüniir da." diyerek yolu tarif ediyor. Allah razı olsun kendisinden tarif ettiği istikamette ilerliyoruz ve 10-15 dakika içinde yaylaya varıyoruz. Doğru kalacağımız tesise. Yollarınıza iyi dediniz, 2 saatte anca geldik diyoruz. Karşımızdaki yetkili hafifçe gülümsedikten sonra - "Ha bu tarafi asfalttur da." diyor. Meğer biz eski dağ yolundan gelmişiz. Navigasyon cihazının acizliğine uğruyoruz. Neyse, hoş bir anı oluyor bizim için bu deneyim. Dinlenmek için ağaç evimize yerleşiyoruz. Gece boyu yağan sağanak yağmur, çakan şimşekler ve şiddetli esen rüzgar sesleriyle gezimizin 2. gününü burada noktalıyoruz.





Gündüz, sabahın ilk ışıklarında kuş sesleriyle uyanıyoruz. Bugünkü istikamet Sümela Manastırı, Hamsi Köyü ve Karaca Mağarası. Hıdırnebi Yaylası'nda kahvaltının ardından biraz turlayıp yola koyuluyoruz. Geldiğimiz yoldan dönmeyi gözümüze kestiremiyoruz, asfalt yoldan iniyoruz yayladan...



Doğu Karadeniz'de hava durumu inişli çıkışlı. Hava güneşliyken birden gökyüzü kararıyor. Yağmur gökyüzü boşalırcasına yağıyor. Bazen dolu yağıyor. Bir iki saat sonra hava açıyor. Güneş yüzünü tekrar gösteriyor.













Dakikada bir durup, iniyoruz arabadan. Gördüğümüz manzaraların ölümsüz olması için fotoğraf çekiyoruz. Ama bu güzellikler kadraja sığacak türden değil. Gidip görmek, yaylalarda dolaşmak, bir kaç gün de olsa buralarda yaşamak lazım. Yeşilin bin bir tonu burada. Buralar böyle ise Rize'deki yaylalar nasıldır acaba? Ayder Yaylası, Anzer Yaylası, Petran Yaylası nasıldır? Gidince göreceğiz inşallah. Şimdi istikamet Sümela Manastırı.

0 comments :

Yorum Gönder

Comments